[dropcaps type=’normal’ font_size=’45’ color=’#ed145b’ background_color=” border_color=”]bir şahsiyet meselesi![/dropcaps]

 

 

 

 

 

 

Acil bir telefon geldiğini ve evden hızlıca çıkmanız gerekli olduğunu düşünün! Hemen hazırlanmanız lazım. Bu kadar hızlı hareket etmeniz gereken anda aynı zamanda da iyi giyinmiş olmanız gerekli. Yani hem hızlı olacaksınız hem de iyi görüneceksiniz. İşte MX-5 tam olarak böyle bir şey! Onu garajda çalışmıyorken bekletmemek bu kadar önemli!

 

 

Pedalları hissedebilmek için en ince tabanlı ayakkabılarımı giyiyorum. Asansörün kat aralarındaki ışıkları her geçişindeki 45 sn içinde ışınlanmanın daha neden bulunmadığına anlam veremiyorum. Daha hızlı ve saf iniş biçimi olacağını düşünerek merdivenlere yöneliyorum.

 

 

Aşağıda uzun kaputlu, 2 kişilik, mütevazı gücünü sadece arka tekerleklere ileten, atmosferik hava basıncıyla çalışan ve son zamanlarda blogumun ismine en uygun roadster duruyor. Bu güzide oyuncak beni garajda beklerken, onu kullanmak için kendime sürekli bahaneler üretebilir 20 adım ötedeki markete bile bu roadster ile gidebilirim.

 

 

Mazda, aşırı güçlü olmayan fakat sürüş keyfinin doruklarda olduğu otomobiller yapmanın sihirli formülünü bulmuş. 1.86 boyumla küçücük kapısını açarak bindiğim MX-5, Recaro koltukların şefkati ile beni sahipleniyor. Ya da ben onu! Sanırım Sürüşün ilerleyen saatlerinde bunu daha net anlayacağım. Sürüş pozisyonumu en alçak konuma alıyorum ve ayaklarım tam da çocukluğumuzda hayal ettiğimiz gibi uçşuz bucaksız bir tünele doğru yöneliyor. 2 ayağım ve 3 adet pedalımız var.

 

 

Metal ve İnsanoğlunun bu müthiş dansına başlamadan önce, hiçbir elektronik mekanizması bulunmayan tenteyi 3-4 saniye içerisinde açıyorum ve saç tellerimi nelerin beklediğini düşünmeden start tuşuna basıyorum. Küçük bir homurdanmayla uyandığına memnun olan bir canavarın içindeyim ve Özgürlük ile aramda sadece son bir tuş kalıyor. Esp tuşuna basılı tuttuktan sonra önümüzdeki 1 hafta boyunca bunu tüm elektronik yönetimlerden özgürlüğe ve tecrübeye yöneliyorum.

 

 

Kusursuz çizgilerin ve nefis kıvrımların oluşturduğu kaput bölümü, japon estetiğinin ve kibarlığına ait olduğunu fısıldıyor. Ön tekerlerin üstüne doğru şişen tasarım, sürücü koltuğundaki tüm görüşünüzü domine ederek ilginç bir haz veriyor. Asimetrik olarak gördüğünüz şişiklik ve upuzun bir kaput. Uzun kaput olmasına rağmen tabii ki MX-5 boyutlarında da, gücü gibi mütevazı bir tavır takınıyor. Kibar ve ufak boyutlarına rağmen yolda kendini belli etme becerisi ise bir supercar kadar fazla.

 

 

MX-5’i ilk olarak İngiltere’nin virajlı dağ yollarına sürmek istesem de şimdilik İstanbul’un yoğun trafiği ile yetinmek zorundayım. Hemen bir bahane üretip buralardan uzaklaşmalı ve onunla vakit geçirmeliyim. Fakat kalabalık şehrin durağan trafiğinde üzerime düşen ilgi de hoşuma gitmiyor değil, sanırım yavaş yavaş alışmaya başlıyorum. Önce günlük işlerimi hallediyorum. Alışverişe gidiyor ve MX-5’in bilmeyen insanların asla açamayacağı bagajı ile karşılaşıyorum. Bir roadster için bir roadster’dan daha fazla!

 

 

İşlerim bittiğinde ince tabanlı ayakkabılarım beni uzun virajların olduğu bir yola sokuyor. Çok heyecanlıyım. İlk çıktığı günden beri sahip olmanın hayalini kurduğum bir oyuncak ellerimde. Sanki yıllarca bu an için kendimi eğitip geliştirdim. Heyecanımla birlikte içimde çok büyük bir merak var. Bu merak konusunu hep birlikte gidermenin vakti geldi.

 

 

1.5 litre 4 silindirli atmosferik motor, debriyajdan ayağımı çekmem ile birlikte çılgınlar gibi lastikleri çeviriyor. Kısa bir çığlık sesinden sonra 131 beygirlik gücünü tamamen verdiği 7000 devire dayanan motoru göz açıp kapatıncaya kadar 2.dişli ile buluşturuyorum. Mutluluğa adım adım giderken devrin bittiğini tekrar görüp en zevkli vites atma yolu olan, 2’den 3’e operasyonunu gerçekleştiriyorum. Şanzıman oranları o kadar kısa ki, sadece bu 15 saniyede beni bir yarışçı gibi hissettirmeyi başarıyor. Vites topuzunun agresif tavırları içimi hırçın bir sürüş isteğiyle doldururken viraj girişi yaklaşıyor. Direksiyon beynimi okuyor sanki. Ben dönme eylemini başlatmaya başlayayım derken o bunu çoktan anlayıp virajı almaya başlamış oluyor. İnanılmaz bir direksiyon sürprizi.

 

 

Elektrik destekli olmasına rağmen bu kadar keskin bir geri bildirim almak viraj içinde ağzımın açık kalmasıyla sonuçlanıyor. Apekse değerken gaz açıyorum ve açık ağzım bu sefer kulaklarıma doğru ilerliyor. Önüme bakmak için kafamı 45 derece kadar kontra verdiğim yöne çeviriyorum. Her şey çok net. Her şey çok açık. Her şey o kadar basit ve anlaşılır şekilleniyor ki, özgürlük hissi böyle oluşuyor. MX-5 yüksek hızlarda dahi dengesini bozmuyor ve dinamikleri daha da keskinleşiyor. Ona yaptırmak istediğiniz şeyler ne olursa olsun MX-5 kesin cevaplar vermekten geri kalmıyor. Gövde standart süspansiyonlara rağmen oldukça dengeli davranabiliyor. Siz ne yaparsanız yapın MX-5 dengesini bozma konusunda birazcık arsızlık yapabiliyor. Hatta bazen haddinden fazla yolu tuttuğunu hissedebiliyorsunuz. Aslında MX-5’in arkasını koparmak istediğinizde o bunu içgüdüsel olarak algılıyor ve yerine getiriyor. Tüm hızınızla virajı bir ok gibi dönmek istiyorsanız da yine bunu yerine getirmekte zorlanmıyor. Tutunma limitlerinin bu kadar iyi olmasının bazı sebepleri var tabii ki. Bu işin temeli olarak; 50:50 ağırlık dağılımı kusursuz. Bunu daha iyi anlamanız için sizi bu video ile baş başa bırakıyorum.

 

 

Hızlı virajlarda, tam da sürüş pozisyonunuzda kıçınızda hissettiğiniz arka tekerlerin ve arka kısmın tepkileri o kadar doğal ve içgüdüsel ki, koptuğu süreyi hissettiğiniz an nefis bir özgürlük hissi yaşıyorsunuz. Papillon filmini bilenleriniz vardır. Steve McQueen’in efsane filmlerinden. Suçsuz olduğu halde mahkûm edilen Papillon tüm tutsaklığının ardına hapishaneden okyanusa atlayarak kaçar ve özgürlüğünü alır. MX-5’in sürüş karakteri işte o an ile eşdeğer. Tutsak kalmış tüm sürüş becerilerinizi bir çırpıda özgür kılıyor. Bir tuş ile tüm zincirlerinizi kırıyor.

 

 

MX-5 hafızanızı tamamen silip, tekrar baştan ilk kez izliyormuş gibi izlemek istediğiniz filmler gibi. Her bindiğinizde keşke daha önceki keyiflerimi unutsam da ilk kez yaşıyormuş gibi olsam diyorsunuz.

 

KODO felsefesi ile tasarlanan MX-5’in temelinde, Jinba Ittai felsefesi yatıyor, yani at ve binicisi arasında bağın tek bir vücut olması anlamına geliyor. O kadar saf o kadar doğal. Zeminle olan tüm ilişkisini sanki bir kulaklık ile size aktaran MX-5, tüm şımarıklıklarıma rağmen sadece 9 litrelik bir tüketim değeri gösteriyor. Düşük hızlarda ilerlerken dahi istediğiniz yanlama operasyonlarını yapabileceğiniz MX-5 ile şımarmazsanız da şehir içinde 4.8 litrelik bir tüketim değeri görebiliyorsunuz. İnanılmaz değil mi?

 

 

MX-5’in tarif etmenin en iyi yolu şu olsa gerek. MX-5, Alex De Souza gibi. Koşmuyor ama tüm oyun zekası ile tüm oyunu elinde tutabiliyor. Bazıları keşke daha da güçlü olsaydı diyebilir ama MX-5 tüm dinamikleri ile bu açığını kapatıyor. Ayrıca 8 saniyelik 0-100 hızlanma süresi hiç de kötü sayılmaz.

 

 

Ve bir gün derste hoca herkese soruyor. “Özgürlük nedir?” Ardına kısa bir açıklama ekliyor. “Bunu sizden klasik ödev formatında istemiyorum. İsterseniz çıplak gelin ama bana sizin için özgürlüğün ne olduğunu, istediğiniz gibi anlatın.”

 

Sıra bana geldiğinde cevap veriyorum. Özgürlük MX-5’tir.

 

Şapkamı ters çeviriyorum, üstümü açıyorum ve neresi gelirse sürmeye devam ediyorum… HOŞÇA KALIN!

 

 

Gece fotoğrafları: Burak Kebapçı, Emrecan Yıldırım


Tüm yardımları için Ayhancan Güven‘e, Onur Badur‘a ve Beyazıt Kaan Uçak‘a teşekkür ederiz.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir